• Doğal Yaşam Ürünleri
  • Döviz Kurları
    EURO
    :
    2,82 TL
    POUND
    :
    3,88 TL
    USD
    :
    2,52 TL
    Son Güncelleme
    02/03/2015 19:16:43

  • Marka Arama
    Hızlı Marka Arama
  • Hızlı Arama
    Hızlı Ürün Arama
  • Sponsor Ürünler
  •  

EDESSA VE EDESSA GÜZELİ



İlkçağlardan bu yana doğu ile batı kültürleri arasında bir köprü olan Edessa’nın tarihi M.Ö.8000’lere dayanmaktadır.

Urfa’nın eski ismi Şemseddin Sami’nin Kamusü’l Alamı’na göre; “Ur” ya da “Urelkeldaniyn” olup, Büyük İskender’in fethinden sonra Makedonyalılar bu şehri vatanlarındaki Edessa (Vodina) kasabasına benzeterek bu adla ve “Akarsuları güzel” anlamına gelen “Kaliroe” olarak adlandırmışlar, Araplar da “Kaliroe” isminden esinlenerek buraya “Ruha” ismini vermişlerdir.

Prof. Fikret Işıltan’a göre İslam döneminde Diyarı Mudar olarak da adlandırılan bölgedeki Urfa’ya Osrhoene Krallığı döneminde verilen “Osrhoene” adının, Kentin Makedonyalılar tarafından “Edessa” ismi ile yeniden kuruluşundan, Süryanice “Urhai-Orhai” olan önceki isminin, Arapça “Er-Ruha”nın Latinleştirilmiş biçimi olduğu sanılmaktadır.

Prof. Bilge Umar’a göre ise; Edessa ismi Helenistik Çağdan beri kullanılmıştır. Seleukos Nikator bu kenti geliştirerek Makedonya’dan gelen göçmenleri buraya yerleştirmiş ve ismini de Edessa olarak değiştirmiştir. Bu isim Roma, Bizans ve Haçlı Devletleri zamanında da kullanılmıştır. Bununla beraber Urhay (Urfa) ismi unutulmamış ve sonra da Edessa’nın yerini Urfa almıştır. 

Halep salnamelerine göre şehre kısa bir süre (Antiokya/Antakya) adı verilmişse de Prof. Segal’e göre M.Ö. 163’te ölen IV. Antiochus’un sikkeleri üzerindeki (Antioch Callirohae), başka bir kente de ait olabilir. Bir efsaneye göre ise; Urfa adı Nemrut’un diğer bir adı olan ve Sulak yerde bulunan anlamına gelen Hewya oğlu "Urhai" den gelmektedir. Urhai’nin ’güzel akarsular şehri’ anlamı, Edessa’nın Makedonya’daki Edhessaisos ırmağının kenarındaki şehir ve bu kentin sonradan aldığı ad Vodina’nin Makedonca su anlamına gelmesi, Kalliroe’nin çeşme ya da akarsuları güzel anlamı belli olduğuna göre Urfa adının kaynağı konusunda henüz bir sonuca ulaşılamamışsa da bütün rivayetlerin ’su’ ya çıktığı tartışmasızdır. 

Aşağı Fırat Projesi kapsamında Fırat Nehri kıyılarında, Sultantepe’de, Göbeklitepe’de ve baraj göllerinin altında yapılan kurtarma kazıları yörenin tarihine ışık tutmuştur. Buna dayanılarak Edessa’da Neolitik Çağ (MÖ.10000-5500) ve sonrasında yoğun bir yerleşmenin olduğu ortaya çıkmıştır. Asur tabletlerine göre burası MÖ.2000’lerde Hurriler ile Mitannilerin yerleştiği bir yerdi. Hitiler Mitanni krallığını ortadan kaldırdıktan sonra yöreye yerleşmişler, MÖ.XI.yüzyıldan sonra da Mezopotamya’dan kuzeye doğru göç eden Aramiler buraya yerleşerek Bit-Adini Krallığını burada kurmuşlardır. MÖ.857’de Asurlulara bağlanan ve sonra Medlerin saldırısına uğrayan yöre, bir süre Babillerin egemenliği altında kalmıştır. MÖ.VI.yüzyılda Persler yöreye hakim olmuş ve buranın ticaretinin ve tarımının gelişmesinde büyük payları olmuştur. MÖ.IV.yüzyılda Büyük İskender Persleri Anadolu’dan çıkardıktan sonra yöreye de hakim olmuştur. İskender’in ölümünden sonra da Seleukosların hakimiyetine girmiştir. I.Seleukos tarafından MÖ.303’te bugünkü Urfa’nın bulunduğu yerde Edessa kenti kurulmuştur.

Edessa’nın, ilk kuruluşu ile ilgili kesin bilgi olmamakla birlikte, Arap tarihçisi Ebul Faraç’a göre, Nuh Tufanı’ndan sonra yeryüzünde kurulan ilk yedi yerleşim merkezinin ilki ve en önemlisidir. Hz. Adem’in çiftçilik yaptığı, Hz. İbrahim Halil, Hz. Eyyüp, Hz. Şuayp, Hz. Elyasa gibi peygamberlerin yaşadığı bu bölge bugün “Peygamberler Şehri” olarak anılmaktadır. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın mendilinin Şanlıurfa’da bulunmuş olmasından dolayı buraya Dir-Mesih adını vermişlerdir.

Musevi, Hırıstiyan ve İslâm peygamberlerinin atası olarak nitelenen Hz.İbrahim Urfa’da doğmuş, Nemrut ve onun yaptığı putlarla mücadele ettiği için burada ateşe atılmıştır. Lut Peygamber, amcası Hz. İbrahim’in Urfa’da ateşe atıldığını görmüş ve daha sonra buradan Sodam’a gitmiştir. Hz.İbrahim’in torunu İsrafiloğulları’nın atası Yakup Peygamber burada yaşamış ve Urfa’da ölmüştür. Bu nedenle Şanlıurfa inanç turizmi yönünden önem taşımaktadır. 

Seleukoslardan sonra Mısırlılar, ardından Aramiler yöreyi ele geçirmiştir. MÖ.132’de burada Abgar, sonra da Osrhoene olarak isimlendirilen bir krallık kurulmuştur. Ermeni Krallığı yönetiminde yağmalanan, bir süre Partların denetiminde kalan Osroene Krallığı MÖ.I.yüzyıl sonlarında Romalılara bağlanmıştır. Romalılar ile Partlar arasında zaman zaman el değiştiren Osroene Krallığı, MS.117’de tamamı ile Roma’nın egemenliğini kabul etmiştir. Aramiler birçok kez Roma’ya karşı ayaklanmışlarsa da bu ayaklanmalar bastırılmıştır. Yöre III.yüzyıl ortalarında Sasanilerin, VII. Yüzyılda Arapların saldırısına uğramış, X.yüzyılda Bizanslılarla Mervaniler arasında el değiştirmiştir.

Şanlıurfa il merkezi yakınındaki Göbekli Tepe'de yapılan arkeolojik kazılarda, ilkel dinlere ait olan ve günümüzden 11.000 yıl öncesine tarihlenen dünyanın en eski tapınakları bulunmuş ve Şanlıurfa'nın inanan insanların dünyadaki en eski merkezi olduğu anlaşılmıştır.


Kamusü'l Alam'a göre Urfa'nın eski adı "Ur" ya da "Urelkeldaniyn" olup Büyük İskender'in fethinden sonra Mekadonyalılar bu şehri vatanlarındaki "Edessa" yani "Vodina" kasabasına benzeterek bu adla ve "akarsuları güzel" anlamıyla "Kaliroe" olarak adlandırmışlar, Araplar da "Kaliroe" den galat olarak "Ruha" olarak ad vermişlerdir. Fikret Işıltan'a göre İslam döneminde Diyarı Mudar olarak da adlandırılan bölgedeki Urfa'ya Osrhoene Krallığı döneminde verilen "Osrhoene" adının, Urfa şehrinin Makedonyalılar tarafından "Edessa" adıyla yeniden kuruluşundan, önceki Süryanice "Urhai/Orhai" veya Arapça "Er-Ruha"nın Latinleştirilmiş biçimi olduğu sanılmaktadır. Halep salnamelerine göre şehre kısa bir süre (Antiokya/Antakya) adı verilmişse de Prof. Segal'e göre M.Ö. 163'te ölen IV. Antiochus'un sikkeleri üzerindeki (Antioch Callirohae), başka bir kente de ait olabilir. Bir efsaneye göre ise Urfa adı Nemrut'un diğer bir adı olan ve "Sulak yerde bulunan" anlamına gelen Hewya oğlu "Urhai" den gelmektedir. Urhai'nin "güzel akarsular şehri" anlamı, Edessa'nın Makedonya'daki Edhessaisos ırmağının kenarındaki şehir ve bu kentin sonradan aldığı ad Vodina'nin Makedonca su anlamına gelmesi, Kalliroe'nin "çeşme" ya da "akarsuları güzel" anlamı belli olduğuna göre Urfa adının kaynağı konusunda henüz bir sonuca ulaşılamamışsa da bütün rivayetlerin "su" ya çıktığı tartışmasızdır.
URFA'YA "ŞANLI" ÜNVANIN VERİLMESİ

Urfa Milletvekili Osman Doğan ve 17 arkadaşının, Kurtuluş Savaşında gösterdiği kahramanlıktan dolayı Urfa ili adının "Şanlıurfa" olarak değiştirilmesine ilişkin kanun teklifi TBMM tarafından 12.6.1984 tarihinde kabul edilerek kanunlaşmıştır. Urfa ilinin adının Şanlıurfa olarak değiştirilmesi hakkındaki 3020 sayılı kanun 22 Haziran 1984 tarih 18439 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

 

 

                                   SAVAŞÇI AMAZON KRALİÇESİ MELANİPE



                                                Urfa'lı Amazon Kraliçeleri

Edessa’nın kayıp definesi


Haleplibahçe

Kentsel altyapı çalışmaları sırasında, kepçe darbeleri sonucu tesadüfen bulunan ve Şanlıurfa Müzesi’nin kurtarma kazılarıyla kurtulmaya başlayan Haleplibahçe mozaiği, Doğu dünyası mozaikleri grubunun en seçkin örnekleri içinde yer alıyor

Peynir, tereyağı, zeytinyağı ve en önemlisi para gibi ilkleri dünya kültürüne sunmuş olan Anadolu’nun daima gözden kaçırılan bir diğer ilkidir mozaik. Bu dekorasyon sanatında çeşitli türde küçük renkli taşlar, mermer, cam, pişmiş toprak ve benzeri malzemelerin, çoğu zaman kireçle katkı yapılmış su geçirmeyen bir harç üzerinde yan yana dizilmesiyle, geometrik ve bitkisel motifler ile figürlü bezemenin bir arada kullanılmasıyla oluşturulur. Bu tanımlama ışığında Siverek yakınlarındaki Hassek Höyük’te pişmiş toprak çivilerin bir duvar üzerinde yan yana çakılmasıyla oluşturulmuş panolar, MÖ 3400 yıllarına tarihlenir ve mozaik sanatının kökeninin Anadolu’daki varlığı açısından en erken ve önemli bulguları olarak kabul görürler.

Hassek Höyük örneğinden sonra, gerçek anlamda ilk mozaiğin Friglerin başkenti Gordion’da (Yassıhöyük) ortaya çıkarıldığını söyleyebiliriz. MÖ 8. yüzyıla ait tapınak işlevli bir megaronun zeminine kırmızı, mavi, sarı ve beyaz renklerdeki çakıltaşlarının geometrik motifler oluşturacak şekilde yerleştirilmiş olması, gerçekte yerde serili bir halıyı yansıtır ve bu nüans, mozaiğin çıkış mantığı olmalıdır. Gelişimini Helenistik dönemde izleyebildiğimiz mozaik sanatının en başarılı örneklerine Roma Çağı’nda rastlarız.

KIYMETLİ BİR TESADÜF
Kentsel altyapı çalışmaları sırasında, kepçe darbeleri sonucu tesadüfen bulunan ve daha sonra Şanlıurfa Müzesi’nin kurtarma kazılarıyla kurtulmaya başlayan Haleplibahçe mozaiği, Doğu dünyası mozaikleri grubunun en seçkin örnekleri içine katıldı. Mozaik sanatı ve kullanımı, yakın yıllara değin Ege ve Akdeniz civarında sayıca fazla olduğu için Batı dünyasının bir zevk üstünlüğü olarak değerlendiriliyordu. Fırat (Euphrates) Havzası’nda, birbirlerine yakın sayılabilecek bir yörede yer alan Zeugma (Nizip civarı) ve Haleplibahçe’de üst düzey kalitede örneklerin bulunması ile mozaik sanatının Doğu kültüründe de en az Batı kadar yer bulmuş olduğu ortaya çıktı. Örneğin Efes (Ephesos) kentinde yamaçevleri olarak adlandırılan Roma Dönemi villaları ve pek çoğunun içlerinde yer alan şaheser mozaiklerin, çok daha güzel ve kaliteli örneklerinin Fırat (Euphrathes) kıyısında bir limes, yani sınır kenti olarak bilinen Zeugma’da ortaya çıkmaları gibi. Hiç kuşkusuz ki bunun başlıca nedeni bölgedeki ticaretin sağladığı zenginliktir.

AMAZON KRALİÇELERİNİN DOĞU SERÜVENİ
İnsanı şaşırtacak kadar küçük boyutlu tesseralar, yani şekillendirilmiş küçük renkli taşlarla oluşturulmuş, incelik ve zarafetin üst düzey ürünü olan Haleplibahçe mozaiğinde en ilginç taraf; Yunan mitolojisinin önemli ögelerinden olan savaşçı Amazon kraliçelerinin bu kadar doğuda görülmesidir. Karadeniz kıyılarında Terme Çayı (Thermodon) civarında yer alan Terme (Themiskyria) kentinde yaşadıkları ve bir kraliçe yönetiminde bulundukları düşünülen, daha rahat yay ve mızrak kullanabilmeleri için sağ göğüslerini feda ettikleri farzedilen efsanevi kadın savaşçılar topluluğu Amazonlar, Herodotos’un bildirdiğine göre bir savaşta Yunanlılara yenilmişlerdir. Yunanlılar, ele geçirdikleri Amazonları üç gemiye bindirerek Karadeniz’e (Pontos Euxenios) açılmışlardır. Fakat bir süre sonra isyan çıkaran Amazonlar gemilerin yönetimini ele geçirmişlerdir. Yunanlıları öldürüp denize atan kadınlar, gemicilik bilmedikleri için Karadeniz’de sürüklenmişler, sonunda büyük olasılıkla bugünkü Güney Rusya kıyılarına çıkmışlar. Burada karşılaştıkları İskitler’le kaynaşmışlardır. Herodotos’un anlattığı bu hikâye aslında İskitler’le Amazonlar arasındaki olası bağlantıyı gözler önüne çok açık biçimde sermektedir. Anadolu’ya MÖ 7. yüzyıldan itibaren akın ederek, politik ve ekonomik dengeleri sarsan Avrasyalı atlı savaşçı göçebelerin en güçlü halkını oluşturan İskitler, büyük olasılıkla aileleri ile birlikte hareket ediyorlardı. Bu bağlamda ailelerin kadınları da silah kullanmayı ve savaşmayı gayet başarılı beceriyorlardı. Herodotos’un anlattığı ve ayrı bir halk olarak tanımladığı Amazonlar ise, gerçekte erkekleri savaşa gitmiş olan İskit kadınlarından başkaları değildi ve kendilerini savunmak için Yunanlılar’la savaşıyorlardı.

MOZAİKLERİN HİKÂYESİ
Haleplibahçe mozaiğinin konusunu, üçü Yunanca adları ile birlikte gösterilmiş dört Amazon kraliçesi oluşturmaktadır. Antik Çağ resim sanatında genellikle savaş sahnelerinde betimlenmiş olan Amazonlar, burada bir av sahnesi içinde gösterilmişlerdir ve bu da mozaiği dünyada eşi olmayan bir konuma getirmektedir. Dört Amazon kraliçesi mozaik üzerinde ayrı ayrı avlanırken betimlenmiştir. Her kraliçe mozaiğin bir köşesine yerleştirilmiş ve ikisi at üzerinde, ikisi ise ayakta avlanmaktadır. Sol üst bölümde, Ares’in kızı kraliçe Hippolyte yer almaktadır. Uzun kılıcını bir panterin boynuna saplarken, bir av köpeği pantere, diğer bir köpek ise kanatları açık bir devekuşuna saldırmaktadır. Kan revan içindeki panterin yüzündeki acı ifadesi olağanüstüdür. Bu avlanma sahnesinde yer alan leopar Anadolu sanatı içinde en erken dönemlerden beri kullanılan bir öğedir. Ünlü Çatalhöyük Ana Tanrıçası’nın tahtının her iki yanında duran hayvanlar leopardan başka bir şey değildirler.

Hippolyte’nin altında, at üzerinde aslan avlayan Melanippe yer almaktadır. Melanippe elinde tuttuğu mızrağı, bir aslanın göğsüne saplamaktadır. Benzer av sahneleri Anadolu’da, MÖ 6. yüzyıldan itibaren steller, lahitler ve hatta çanak-çömlekler üzerinde bile görülmektedir.

Sağ üst köşede betimlenmiş olan ve Antiope olduğu tahmin edilen Amazon kraliçesi, elinde tuttuğu ‘labrys’ adı verilen çift ağızlı baltasıyla ne olduğu tam olarak anlaşılamayan vahşi bir hayvanla mücadele etmektedir.

At üzerindeki diğer Amazon ise, elindeki oku ile yayını germiş bir pozisyonda betimlenmiştir. Ancak, mozaiğin bu kısmı henüz açılmadığı için, hedef almış olduğu canlının ne olduğu bilinmemektedir. Av sahnesi içinde bir kaya üzerine sağ ayağını havaya kaldırarak tünemiş ve başını geriye doğru çevirmiş keklik figürü, doğallığı ile insanı hayrete düşürmektedir. Sanki birazdan uçup gidecek gibidir. Orta Anadolu’da Demir Çağı çanak-çömleği üzerinde MÖ 6. yüzyıldan itibaren görülen keklik figürünün, bu mozaik üzerinde yer alması Anadolu resim sanatındaki sürekliliği gözler önüne sermektedir.

Mozaiği çevreleyen bordürde yer alan ve yöre halkı tarafından ‘Edessa Güzeli’ olarak tanımlanan bir genç kız yüzünü yansıtan mask figürü, masum bakışları ile oldukça dikkat çekicidir. Bordürün diğer alanlarında ise, iri lotuslar arasında köpek, ceylan ve ördek figürleri ile kanatsız Eros betimlemeleri yer almaktadır.

BALIKLIGÖL’E ÇOK YAKIN
Haleplibahçe mozaiğinin ait olduğu mimari yapının ya da kompleksin tümüyle ortaya çıkarılması, mozaiğin sağlıklı olarak değerlendirilmesi ve tarihlendirilmesi açısından büyük önem taşıyor. Tarihi Balıklıgöl’e çok yakın bir mesafede yer alan mozaiklerin bulunduğu alanda geliştirilecek arkeolojik kazılar olasılıkla, Fırat Havzası’nda ikinci bir Zeugma’nın ortaya çıkmasına neden olacaktır.

Mozaiğin bulunduğu alan, günümüzde modern Şanlıurfa şehrinin içinde kalmış olan antik Edessa kentinin yayılımının ve dokusunun ilk işaretleri olması bakımından ayrıca önemlidir. Edessa MÖ 303/302 yılında Seleukos krallığı tarafından kurulmuştur. Bu krallığın bölgedeki egemenliğinin sona ermesi ile Aramiler MÖ 132’de Edessa’da Osroene adıyla bir krallık kurmuşlardır. Daha sonraki dönemlerde Parthlar’la ve Persler’le sürekli mücadele eden Romalılar için Edessa, son derece önemli bir limes olmuştur.

Kesin olmamakla birlikte kabaca 3-5. yüzyıllara tarihlenen Haleplibahçe mozaiği, Edessa’da bugüne değin ortaya çıkarılan mozaikler içinde en erken örnek olmasının yanı sıra, hem kentin o dönemdeki ekonomik portresini ve refah seviyesini ve hem de Edessa ve civarının fauna ve flora dünyasını yansıtmaktadır

Urfalı Amazonlar

Balıklıgöl'de ortaya çıkartılan Av Sahnesi Mozaiği arkeoloji dünyasını şaşırttı. Amazon kadınlarını atlar üstünde avlanırken resmeden eşsiz mozaikler, tekniği, sanatı ve Fırat Nehri'nin 4 milimetrekare boyutlarındaki orijinal taşlarından yapılması nedeniyle dünyanın en kıymetli eserleri olarak nitelendiriliyor. 

Göbeklitepe'de bulunan insanoğlunun ilk tapınak kalıntılarıyla, geçmişi 12 bin 500 yıl öncesine giden Urfa'da yapılan bir kazıda, arkeoloji dünyasını şaşkınlığa uğratacak eserler ortaya çıkıyor. Antik Edessa kenti olarak da bilinen Haleplibahçe'de bir rastlantı sonucu bulunan ve Amazon kadınlarını atlar üzerinde avlanırken resmeden eşsiz mozaiklerin kurtarılmasına çalışılıyor.

Kaynaklar, Apollon ve Artemis Tapınağı, İzmir, Efes, Sinop, Samsun'a bağlı Terme Çayı yanındaki Themiscyria gibi yerleşimlerin Amazon Kraliçeleri tarafından kurulduğunu gösteriyor. Uzmanlar, Yunan mitolojisinin en önemli unsuru olan Savaşçı Amazon Kraliçeleri'nin izine Urfa'da rastlanmasını değerlendirirken Büyük İskender 'in istilası ile birlikte Selefkos I tarafından Urfa'da eski bir yerleşim üzerine Grek kültür ve sanatına uygun olarak Osrhoene (Osrone) Krallığı'nın kurulduğunu ve bu kente İskender'in doğduğu Edessa'nın adının verildiğini söylüyor. M.Ö. 132 - M.S. 216 yılları arasında 347 yıl hüküm süren Edessa Krallığı, Urfa'nın yanı sıra mozaik tarihi açısından da büyük önem taşıyor. Bu antik kent Urfa'nın merkezinde, Urfa Kalesi'nin eteklerinde, günümüzde gecekonduların altında kalan tarihi surlar ve su kemerlerinin yanıbaşında bulunuyor.

Mayıs ayı başlarında Haleplibahçe'deki Dinler Bahçesi Projesi'nin altyapı çalışmaları sırasında, 3 bin yıl önce yaşadığı sanılan "Amazon Kraliçeleri'' nin, mozaiğe işlenmiş resimlerine rastlanıyor. Balıklıgöl'ün yanıbaşında, halkın yıllardır üzerinde piknik yaptığı alanda ortaya çıkartılan 100 metrakarelik mozaiğin diğer parçalarının bulunması için bölgede çalışmalar devam ediyor. Uzmanlar kazı çalışmalarının Haleplibahçe'yi kapsayan 170 bin metrekarelik alana kaydırıldığını, 10'ar metre arayla bin çukur kazılmasına başlandığını söylüyor. Kazılan ilk 20 çukurun sekizinde mozaik izlerine rastlandığı belirtiliyor. Ortaya çıkartılan Av Sahnesi Mozaiği'nin M.S. 300 yıllarına ait olduğu tahmin ediliyor.

Antik Edessa Kenti
Urfa kent merkezindeki gecekondular altında kalan Antik Edessa Kenti'nin tamamında, erken Roma dönemine ait mağara mezarlar, bu mağaralarda kayaya oyulmuş Süryanice ve Grekçe yazılar, rölyef ve mozaikler bulunuyor. Bu alanda bir süre önce bulunan ve Hz. İsa'nın resmedildiği mozaik üzerindeki inceleme de sürüyor .

Ancak bu alandaki kültür kalıntılarından en önemlisinin bir süre önce ortaya çıkartılan çok renkli ve yerel bir üslûpla yapılan mozaikler olduğu söyleniyor. Böylesine önemli eserlerin yer altında yattığı bir alanda, Urfalılar'ın iki ay öncesine kadar top oynadığı, piknik yaptığı ve geçmiş zamanlarda at koşturduğu biliniyor. Urfa'nın düşman işgalinden kurtuluşunun temsili gösterilerinin yıllar boyu bu alanda yapılmış olması da insanın içini burkuyor. Bu eserler aynı zamanda, antik kentin çevresini süsleyen tepelerde yer alan ve tabanında mozaiklerin bulunduğu mağaraların, gecekonduların foseptik çukuru olarak kullanıldığını da acı biçimde anımsatıyor!

Halepli Bahçede, Arkeoloji Müzesi başkanlığında Mayıs ayında yapılan kazılarda, günümüzden 3000 yıl önce Ege'den Karadeniz'e ve Anadolu'nun içlerine uzanan kültür havzasında, erkek egemenliğine karşı savaşan kadınların av sahnesi mozaiği bulunuyor. Uzmanlar söz konusu eserleri, tekniği, sanatı ve Fırat Nehri'nin 4 milimetrekare boyutlarındaki orijinal taşlarından yapılması ve benzeri özelliklerinden dolayı dünyanın en kıymetli mozaiği olarak tanımlıyor.

Bir bölümü tahrip olan Av Sahnesi Mozaiği'nin kenar bordürlerinde, geometrik motifler, bitki desenleri, güvercin, kanatsız çocuk erosu, sincap, ördek, kaplan, keklik, ceylan ve tazı figürleri bulunuyor. Mozaiği çevreleyen bordürün köşelerinde ise "Edessa Güzeli" diye kamuoyuna yansıyan, genç kız maskı yer alıyor. Ayrıca mozaiğin genelinde doğadaki tüm renklerin kullanılması, aynı rengin farklı tonlarıyla verilen gölgelendirmeler, taşların boyutları görenleri büyülüyor.

Avda Dört Kraliçe
Mozaikte dört amazon kraliçesi Hippolyte (Hipolite), Antiope , Melanippe (Melanipe) ve Pentehesileia (Pentesilya) savaşçı amazon kadınlarına özgü giysileriyle, tek göğüslü olarak at üstünde duruyor. Mozaikte kraliçelerin Grekçe isimleri de yeralıyor.
Ana sahnenin sol üst bölümünde Amazon Kraliçesi Hippolyte, at sırtında elindeki kılıcı bir leoparın boynuna saplarken görülüyor. Köpeklerinden biri leopara, diğer köpeği ise kanatları açık vahşi bir kartala saldırıyor. Bu av sahnesinde, leopar ve aslanın korkusu, yüzlerindeki acı, kanları ve gölgelerinin ustalıkla resmedilmiş olması dikkat çekiyor.

Ana sahnenin sol alt bölümünde Melanippe at sırtında, elindeki mızrağı aslana saplarken görülüyor, köpeği ise aslana saldırıyor. Bu av sahnesinin sağında kırmızı meyveli bir ağaç ve hemen yanında kaya parçası üzerine tünemiş bir keklik başını geriye çevirmiş, olan biteni izliyor.

Ana sahnenin sağ üst bölümünde Antiope olduğu tahmin edilen Amazon Kraliçesi, elinde labrys diye bilinen iki ağızlı balta ile av sahnesinde yerini alıyor.

Ana sahnenin sağ alt köşesinde ise Pentehesileia olduğu tahmin edilen Amazon Kraliçesi ise şaha kalkmış süslü bir at üzerinde, yayını germiş, okunu fırlatırken resmediliyor. Önünde ise bir leopar ve ne olduğu henüz belirlenemeyen iki vahşi hayvan, birbirileriyle boğuşuyor.


Bu site, IdeaSoft® - Akıllı E-ticaret Paketleri ile hazırlanmıştır.